8 Haziran 2011 Çarşamba

Bir Ananem Geldi Geçti Şu Dünyadan...


Ne yazacağımı planlamadım, ne diyeceğim bilmiyorum. Ama söylemek istediğim bir şey var ki ben bir kadını çok çok çok seviyorum...

Hayır "seviyordum" değil, "SEVİYORUM!"
Ve bu sevgi ona kavuşana kadar özlemle artacak bir sevgi türü.
Özlüyorum hem de çok özlüyorum.. Çok özledim ve seni çok seviyorum canım ananem...

Özleme alışacağım, sevgiyi unutmayacağım...
20 Mayıs günü ki hayatımda artık hiç unutmayıp hiç anmayacağım bir gündür saat 10:30 da haberini aldım.

2 gün önce rüyamda güle oynaya odasından çıkıp içeri doğru bizimle eğlenerek gidiyordu ananem. Sanki bir düğündeydi de oynamıyoruz diye bize takılıyordu ananem. Uyandım.
Ananemi gördüm çok mutluydum, çok mutluydu rüyamda...
Nerden bilirdim ki o gün belki de o rüyayı gördüğüm anlarda komaya girmiş...
Ve hiç aklımdan çıkmayan kadın 2 gün sonra en çok ölmek istediği cuma gününde vefat etmiş...

Ettiyse etti, koma ise koma, hastalık ise hastalık...
82 yaşında hayatının 80 de 1 i bile etmeyecek bir süreçte hastaydı alt tarafı. Bu şekilde hatırlamayacağım onu ve hatırlatmayacağım...

Ben onu geceleri el ele koyun koyuna yattığımız gibi hatırlayacağım.
Ben onu gecenin bir vakti olağanca uykusu gelse yorgun olsa dahi oyuncak kamyonuma bindirip gezdirdiği şekliyle hatırlayacağım.
Ben onu uzattığım ve sonrasında sıkılıp kestirdiğim saçım ve sakalımla dalga geçerkenki hali ile hatırlayacağım.
Ben onu taa içten gelen "kurban oluruuum" diyip bana sarılışıyla hatırlayacağım.
En ufak bir şekilde kötü anı hatırlayamıyorum.
Ne garip, ne kızardı, ne bizi üzerdi ne de bizim onurumuzu kıracak bir laf ederdi...

Yapıcıydı, gurur duyardı, bizi o an dünyanin en mükemmel insanı gibi hissettirir yanlış yapsak bile doğrusunu yapmak için vakit kaybettiğimizi hissettirmeden doğru yola sokardı.

Neredeyse mükemmeldi.
Ve beni ben yapan en önemli şeydi ananem.
Annem değil ananem ilk aşkımdı, onunla büyüdüm, onunla yattım, onunla kalktım.
En çok onu öpmeyi sevdim, çocuğuma onun adını vereceğimi hep söyledim, küçükken evlenip barklansam bile eşimle değil hep onunla uyuyacağıma, ona sarılacağıma ve ona bakacağıma söz verdim...
Trt de bana susam sokağını açmasını, bana börek yapmasını, pizza yapmasını unutmayacağım.
Onun namaz kılmasını beklerken boğazıma kaçan düğme şekerini çıkartıp hayatımı kurtarmasını hiç unutmayacağım.
Onun .........

Yaz yaz bitmez ananem. O şimdi yalnız benim göz yaşlarımda, özlemimde, sevgimde ve tek tük çıkan beyaz saçlarımdadır.

O şimdi yalnız rüyalarımda bazen de kulaklarıma gelen "kurban olurum" sesindedir.
Sen her zaman en iyiydin anane, ben hep seni örnek aldım, beni ben yapan sendin.

Seni dizimi dövüp ağlaya ağlaya değil, "iyi ki benim ananemdin, iyi ki beni sen büyüttün" diyerek neşe ile yaptıklarımızı hatırlayarak anacağım ve sana söz verdiğim gibi layık olacağım ananem...

Güle güle...

1 Nisan 2011 Cuma

Dışlayarak Yok Olmak.

Evrim teorisi her ne kadar kabul edilmese de insanların çoğu zaman hayvanlardan bir farkı kalmıyor. İinsanın bir tür hayvan olduğunu reddetmek saçmalıktır. Hem de en yırtıcı olanından. Hayvanlar kendi türlerinden ya da topluluğundan olmayan herhangi bir canlıya nedensiz şekilde saldırmazlar.
Peki ya insanoğlu? Mesela insanoğlu denilen en yırtıcı tür bir dedikodu ortamında kendi evladına karşı doldurulabilir, bununla yetmezmiş gibi başkalarını da kendi evladına karşı doldurabilir. İnsanoğlu için var olan değer yargıları en fazla ihlal edilen değer yargılarındandır. Zaar sanki hayvanlar için değer yargısı var da.. İhtiyaçları yok zaten. Neyse insan güya sosyal demokrattır ama "dava arkadaşım" dediğini satabilir. Sözde dindardır ama mezhebi farklıdır hatta farklı cemaattendir gene ayrımcılık yapar, ya da ayrımcılığa maruz kalır.
Peki ya neden? Herkes kendi cevabını kendi içinde taşıyor. Lakin bu bana göre insanoğlundaki ayrımcılık hastalığıdır. Evet hastalık.

Çok fazla teoriye girdikten sonra biraz daha pratik hayatta başıma gelen bir olayı anlatmak istiyorum. Bir zamanlar başörtüsü takan insanların üniversitelere girmesi tartışılıyordu ki, bence sözde demokrasi olan bir toplumda nasıl bir tartışmadır hayret konusu. Başörtülülerin de insan olduğunu, onların da eğitim hakkına sahip olduklarını dile getirdim defalarca. Bana "akp yakalası, tarikatçı, cemaatçi, şeriatı" gibi bir sürü saçma sapan eleştiri gelmişti. Arkamdan "dincidir, şeriatçıdır zaten konyalı, vs.." tarzı binlerce laf edildi. Ben baş örtüsünün üniversitelere girememesine her ne kadar karşı olduğumu belirtsem de ilerde olur da başörtüsü takmayanlar giremeyince ona da karşı çıkacağımı belirttim. Evet tahmin edebileceğiniz gibi "dönek, dün ne diyordu bugün ne diyor, nabza göre şerbet veriyor" diye nitelendirildim.

Yafta yapıştırmak, sözün anlamını ve derinliğini düşünmeden saldırıda bulunmak ve ayrımcılık yaratmaya çalışmak insanoğlunun en büyük hastalığıdır. İnsanoğlu evrimini tamamladığında sırf bu hastalığı yüzünden yapayalnız kalacak ve kocaman evrenin yanında bir hiç kalacak, bize göre bir kaç milisaniyesinde yaşayan bakteri kadar değersiz şekilde yok olacaktır.

29 Mart 2011 Salı

Çevreyi Katletme Tatmini

Ne Facebook'da not ne de blogda yazıyı kafamda planlamam. Birden bire yazarım. O an aklıma gelir o an yazmaya başlarım. Genelde yazış tarzım serttir. Yer yer uyarı alırım. Ama sert yazmak da başbakanın dediği gibi bir hitabet tarzıdır. Afedersiniz ama çevreyi katleden yavşaklara hiç bir zaman rica minnet etmeyeceğim!!!!



Malum Japonya'da ki depremden sonra Fukuşima Nükleer Santralinde olanları tüm dünya duydu. Bi biz duymadık. Millet olarak Kah İbrahim Tatlıses'in kurşunlanmasını irdeledik, kah futbola kaptırdık, kah onu bunu ettik işte. Daha fazla örnek gelmiyor aklıma ama siz doldurun boşlukları. Biz gerizekalıca vakit kaybederken diğer dünya ülkeleri ne yaptı? Almanya nükleer santralleri ilk önce durdurdu sonra birini en minimal seviyede kullanıma açtı, Rusya tüm santrallerinde güvenlik kontrolu yapmaya başladı, o kalitesiz mal üretir dandiktir dediğiniz Çin güvenlik amacı ile en iyi şekilde santrallerini taramaya başladı. Avrupa'da çoğu ülkede havadaki radyasyon oranı ölçüldü ve dün İspanya'ya radyoaktif bulutların gelmesi ile bu oranın ciddi şekilde insan sağlığına zararlı olarak arttığı tespit edildi. İsviçre'de kriz masası oluşturuldu ve sağlıl alanında bir sürü önlem alındı.



Peki ya Türkiye'de ne oldu?

Önce başbakan "evinizde tüp bulundurmayın o da tehlikeli" diyerek 8 yaşında çocuğun etmeyeceği beyanatlarda bulundu daha sonra işi "televizyon da radrasyon yayıyor" a getirdi.



Yandaş basın "aslında yediğimiz içtiğimiz her şeyde zaten radyasyon var ki fazlasından bir şey olmaz" metinleri altında bir sürü yazı yazdı. Hatta yandaş basının hava durumlarında bile haberler sunulurken "ülkemizde zaten yüksek basınç etkili olduğundan radrasyon bizi etkilemeyecek" haberileri yayıldı.

Bir kaç yıl önce koca koca profesör diyip bilgi birikimine saygı duyduğumuz adamlar "Türkiye'nin kapalı havzası yok ki nükleer santal kurulsun, hem çevreyi kirletiyor hem de Türkiye'nin o kadar ağır sanayisi yok ki o kadar enerjiye ihtiyaç duyulsun" derken bugün hepsi iş, güç, mevki, makam sahibi olup iktidar yalakası olmak için nükleer santali savunur oldular.

Zaten hes gibi bir bela başımızda doğayı katledip değil doğadaki hayvanlarıi köylüleri bile köyünden ederken bir de bu nükleer santral belası çıktı başımıza.



Dün akradaşımla konuşuyorduk "acaba biz kaçında gideriz? Kesin 50 yi bulmadan kanserden geberir gideriz" diyordum. O kadar da değil diyordu. Bundan bir önceki yazımda Türkiye'nin güneş ve rüzgar alma bakımından dünyanın sayılı ülkelerinde olmasına rağmen göz boyama adı altında 1-2 göstermelik iş dışında adım atılmadığını anlatmıştım. Amaç sadece ranttı.



Lakin artık amaç tamamen insanlık dışı bir boyut aldı. Bir kaç adam rant elde edecek diye kanserden ölecek milyonlardan söz ediyorum. Bilmiyorum sonumuz nereye varacak... Ama okuduğum vakıf üniversitesinde sözde üniversite öğrencisi olan bir kaç kişiye "nükleer santral ne?" desem Starbucks'da satılan bir tür kahve zannedeceği kesin...

27 Ocak 2011 Perşembe

Dünyanın İnsanoğlu İçin Yaratıldığını Sanmak

İnsanoğlu kendini ilk çağlardan beri gerek dinsel, gerek felsefi akımlardan dolayı dünyanın kendisi için yaratıldığını, doğanın ve diğer tüm canlıların kendisine hizmet için verildiğini sanmaktadır.

Nitekim insanoğlu denen canlı türü kendini dünyanın merkezinde zanneder, kibirlidir, bencildir, açtır, doyumsuzdur.

"Dünya madem benim için yaratıldı istediğim gibi katledeyim" mantığındadır ve bu mantığını sanayi devriminden beri dünyayı karbon gazına boğarak sürdürmektedir.

Ekonomik gelişmelerin iyi olmasını, finans ve kar olduğu sürece her şeyin iyiye gittiğini zanneder bu paragöz insanoğlu.

Türkiye'de ise rüzgar pervanesi ve güneş enerjisi imkanı ile enerji elde edebilmeyi, dünyanın bu bakımdan en iyi konumda olan ülkelerden birinde olmasına rağmen bir türlü akıl etmez. Çünkü sağa sola ihale peşkeş çekemeyecek, doğadan enerji yerine kömürden enerji ederek ticari ortaklıklar sağlayamayacaktır.
Bugün dünya'da her ülkede ciddi şekilde iklim koşulları değişmiş, 1970 lere oranla buzullar ciddi bir şekilde yok olmuştur. Milyonlarca tür tükenmiş, doğanın dengesi çoktan bozulmuş ve dünya kendi kırmızı alarmını çoktan vermiştir.
Dünya artık insanoğlunu kendi üzerinden silmeye ve doğal dengesine yeniden kavuşmak için hareketlenmeye başlamıştır.

Oysa insanoğlu şu anda ciddi bir sarhoşluk ve cahillik içindedir. Dünya ne insanoğlu için yaratılmıştır, ne de yaratıldıktan milyonlarca yıl sonra bir kaç insanın cebine para girsin diye.

Dünya kendisi için evrende var olmaktadır, bilinçsiz ve paragöz insanoğlu için yaratılmamıştır.


Özgür Yusuf Köseoğlu